Haj ve Kurban

İbrahim (as) ile kalp dilini öğrenmek…

İslamiyetin en büyük bayramı olan kurban bayramı Hz. İbrahim’i (as) dünyamıza taşır.O ayda onun izinde hacca gidilir, onun izinde kurban kesilir. İbrahimi olmaya çağrıdır bu mevsim… Tevhidin babası Hz. İbrahim’in yolunda gitmeye çağrıdır.

İbrahim (as) fıtrat yolunu, hanif olmayı sembolize eder. Hz. İbrahim’e halilullah yani Allah’ın dostu deniliyor. İbrahim (as) bize dost olan Allah’a teslim olmanın insanın fıtratının gereği olduğunu ve bunun dışındaki herşeyin fıtratımıza ters olduğunu gösteriyor.Bu anlamda Kur’an hatırlatıcı olarak yollanmıştır: özümüzü hatırlamak için, kendimizi hatırlamamız için. Yoksa bize ekstra bir yük getirmek için değil. O zaman bizim yapmamız gereken kendimizi keşfetmektir ki bu bizim miracımızdır zaten…

Peki nasıl yapmıştır bunu İbrahim (as)?

Bütün putları kırarak yapmıştır. Dışarıdaki taş putları kırmak kolay da ya içerideki büyük putlar? Dost olan Rabbimiz dışındaki bütün bağımlılıklarımız, sevgilerimiz, hepsi aslında birer put… Hz. İbrahim bize bunu göstermiştir. Nasıl mı? Tefekkür ile İbrahim (as) insan fıtratı hakkında şunu öğrenmiştir: “Ben batıp gidenleri sevmem” (Kur’an 6:77).

Sevmek tapmaktır; sevmek ibadettir. Hz. İbrahim (as) sonsuz olan hiçbir şeyi sevmediğini keşfetmiştir ve Sonsuz olana bu şekilde ulaşmıştır. Realite şu ki her insanın kalbi ancak Dost’a bağlıdır. Kalp hiçbir zaman başkasını sevemez! “Kalp ayine-i sameddir” (Risale-i Nur).

Problem şu ki biz kalbimizin sesine göre yaşamıyoruz… Kendi hayallerimizle, hevamızla, ürettiğimiz düşüncelerle kalbin bu sesini kısıyoruz… Ona sus diyoruz. Cehennemi hallerimizin nedeni budur… Stres, yanlızlık, acı. Cehennemi hallerimiz bir nevi kalbimizin ağlama sesidir… Kalbimizin “kurtar beni bu zulümden” diye ağlamasıdır.

Peki bunu nasıl anlayacağız? Bir çocuk düşünelim. O çocukta bulunan neyi severiz? Kalbimize soralım. Şefkat, saflık, güzellik…vs. Veya bazen de ne yazık ki kalbimizle sevmeyi reddediyoruz. Kalpten sevmenin önüne tamamen kalın setler örüyoruz. Çünkü kalpten sevmek acıtabilir… Aslında bu da kalbin bu özellikleri sevdiğinin bir işaretidir. Yani kalp yine sever de, kalp sevmesin diye çok ilgilenmeyiz çocukla, bakmayız, içimizi açmayız. Burada önemli bir nokta var; kalbimizden sevdiğimizde aklımıza sormayız… Kalbimiz otomatik olarak bağlanır. Çocuğu gördüğümüzde otomatik olarak gülümseriz fıtri bir şekilde.

Peki kalbim çocukta neyi seviyor? Şefkat, saflık, güzellik… Kalbim bu özellikleri severken hiçbir limit koyuyor mu? Sadece iki saat sevicem, o kadar diyor mu? Yoksa aslında o anda: Sonsuz şefkat, sonsuz saflık, sonsuz güzellikle mi temas kuruyor?

Kalbim aslında çocuk aynasında gözüken bu sonsuz özelliklere aşık… Rahman, Kuddus, Cemil… Bütün güzel isimler Allah’ındır (Kur’an 7:180). Kalbim aslında hep bu isimlere aşık… İşte Hz. İbrahim (as) fıtratımızda olan kalbin özünü çıkartmıştır ortaya…

Kalbimiz sonsuz özelliklere aşık fakat biz kalbin bu sesini tıkamak için bir sürü perde koymuşuz… Hz. İbrahim putları kır diyor, perdeleri bir bir indir diyor.  Perdeler nedir?

Çocuk özelliklerinin sahibi demek. Ve çocuk ölecek, büyüyecek…vs. diye acı hissetmek: hem sevmek istiyorum, hem ayrılacak bu benden! Veya ben kendi özelliklerimin sahibiyim demek… Nasıl muhafaza edeceğim? Herkese bunu nasıl kabul ettireceğim? Herkese kendimi beğendirme putunu farkettik mi burada?

Bu limitleri sonradan koyuyoruz. Kalbimizin sesi değil bu… Fakat bu perdeler ile kendi cehennemimizi oluşturuyoruz. Kalbimiz ağlıyor, biz depresyona buhrana giriyoruz. Aslında depresyon bir mesajdır: onu susturma, ne dedigini dinle! Sana kalbinin aynasındaki Rabb’inden  bir mektuptur. Açıp okumamız gerekiyor… Ama biz ne yapıyoruz? Susturmak için herşeyi!

Kur’an, “kalbinizle tefekkür etmez misiniz?” diye soruyor bize. Bu ayetle İbrahim (as) putları kırıyor, “Ben batıp sönenleri sevmem.” Hangi putlari? Hayalimde kurduğum ve taptığım putları: Çocuğum, çocuğumun geleceği, gururum, hedeflerim, imajım… Bunu farkedince, sakin bir şekilde kırarız putları. Putların büyüsü bozulur, Rabb’in nuru girer ve karanlık gidiverir. Hz. Muhammed (asm) gibi. Kabedeki putları nasıl kırdıysa, bende iç dünyamın kabesi olan kalbimin etrafındaki putları öyle kırmalıyım… İşte hac bu olayı yaşamak içindir… Kurban da bu olayı yaşamak içindir.

Sonra ne kalır geriye? Abdlık. Başka bir kimlik yok! Saf, duru, aciz, fakir. Herşey O’nu gösteriyor, Herşey O’ndan geliyor. O zaman artık Huzurdayızdır… ve huzurluyuzdur!

Peki çocuğumu sevmeyecek miyim? Rabbimin esmasının tecellisidir o çocuk, başka birşey değil. O zaman o çocuğu doyasıya sonsuz severiz… Çünkü çocuğu Allah’ın adıyla severiz…

O zaman O Sonsuz, çocuğu öbür dünyaya gönderse kabullenir miyiz? Neye bağlı olduğumuzu anlamak için önemli bir imtihandır bu. İşte, İsmail’in (as) kurban edilme meselesi. Bunu farkeden İbrahim (as) çocuğuna mana-ı ismi cihetiyle, yani kendine bakan yönünü, putunu kırmıştır. Tam o sırada Rabb’i, oğlunu ona bağışlamıştır; fakat aynı şekilde değil , mana-ı harfiyle, yani Rabbinin özelliklerinin aynası olarak…

Kurban, Allah’a yakınlık demektir ve bunu simgeleyen bir ibadettir. Kurban edebilirsek bağımlı olduğumuz putları, herşey Dost’un aynası olur, Dost ile mahmur olur her yer… İşte bayram budur! O zaman tekbirler gelsin, salavatlar okunsun. Tesbihlerle hamdlerle yaşanan yeni bir hayat gelsin. O zaman sonsuz şükürle bayram etme zamanıdır şimdi!

Selam ve dua ile… Bayraminiz mübarek olsun!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *